Travma Sonrası Büyüme

Travmatik bir yaşantının sonrasında temel varsayımlarda ortaya çıkan değişim, travmaya maruz kalan kişide, travma sonrası stres tepkileri ve travmatik olaya bağlı bazı bozuklukların yanı sıra, travma sonrası büyüme kavramıyla ifade edilen bazı gelişmeleri de beraberinde getirebilir. Travma sonrası büyüme kavramı, ciddi bir mücadeleyi gerektiren bir durumun ardından ortaya çıkan olumlu psikolojik değişimi ifade etmek için kullanılmaktadır (Calhoun ve Tedeschi, 1999, Akt., Yılmaz, 2006:35).
Travmatik bir olayın ardından stres tepkileri, olumsuz yaşantılar, psikolojik rahatsızlıklar meydana gelebileceği gibi travma sonrası büyüme (posttraumatic growth) terimiyle ifade edilen olumlu yaşantılar da gelişebilir. Travma sonrası büyüme bireyin içinde yaşadığı dünyayı anlamasını sağlayan bir takım durumların temsili ve önemli zorlukların olumlu kaynaklara dönüşmesidir (Tedeschi, Calhoun, 1995).

Travmatik bir deneyim yaşaması kişide travma sonrası büyüme olacağı anlamına gelmez. Yani travmatik deneyim yaşamak, travma sonrası büyümenin olması için yeterli değildir. Travmatik olayın dışında bazı faktörler de travma sonrası büyümenin oluşmasında etkilidir. Travma sonrası büyüme düzeyini; bireysel özellikler (başa çıkma stratejileri, kendine güven), çevresel kaynaklar (öncelikli olarak travmatik yaşantı sonucu büyümenin meydana gelebilmesi için olayın sarsıcı bir olay olması ve kişinin bu travma ile mücadele etmesi gerekmektedir.
Travma sonrası büyüme Tedeschi ve Calhoun tarafından, yüksek derecede zorlayıcı yaşam olayları ile büyüme literatürde çok yeni bir kavram olarak görülse de insanın zorluklar yaşayarak bilgeliğe, doğruluğa ulaştığı inancı yeni değildir. Birçok inanç sisteminde acı çekmenin insanı değiştirdiğine, olgunlaştırdığına dair düşünceler mevcuttur. Benzer şekilde varoluşçu felsefede Kierkegaard ve Nietzsche gibi düşünürlerin fikirlerinden yola çıkılarak travmatik yaşantının kişilerin yaşamın anlamını sorguladığı bir deneyim olabileceği vurgulanmaktadır. Varoluşçu psikologlar, travmanın büyümeye götüren yönünü, travmayı, anlam ve cesaretin bulunabileceği an şeklinde tanımlayarak vurgulamışlardır. Bu görüşler, acı çekmenin kişisel gelişimdeki rolünden söz eden Kierkegaard ve Nietzsche’nin düşüncelerinin uzantısıdır (Tedeschi ve ark., 1998). Yirminci yüzyılda, başka pek çok klinisyen ve bilim insanı (örneğin, Caplan, 1964; Frankl, 1963; Maslow, 1954; Yalom, 1980) önemli yaşam krizlerini olumlu kişisel değişim için bir yol olarak göstermişlerdir. Maslow (1970), psikologların, sağlıklı bireyler ve insan davranışının ve doğasının olumlu yönleri üzerinde daha fazla çaba harcamaları gerektiğini vurgulamıştır (Akt., Tedeschi ve Calhoun, 2004:1-18).

Acı çekme ve stresin olumlu değişimin olası kaynaklarından olduğuna ilişkin genel anlayışın binlerce yıllık bir geçmişi vardır. Acı çekmenin insanı bilgelik, gerçeklik ve Tanrıya yakınlaştırmasındaki rolü dinsel ve edebi metinlerde sıklıkla vurgulanmıştır (Tedeschi, Park ve Calhoun, 1998, Akt., Yılmaz, 2006:35). Örneğin Antik Yunanda ve Hıristiyanlığın ilk yıllarında, ayrıca Hinduizm, Budizm ve İslamiyet’in bazı öğretilerinde, acı çekmenin potansiyel dönüştürücü gücünün bazı öğeleri bulunur. Pek çok felsefi sorgulamanın, roman ve şiirin teması insanoğlunun acıyla ilgili deneyimlerinin anlamını kavramaya yöneliktir (Tedeschi ve Calhoun, 1995, Akt., Yılmaz,2006:35). Bahsedilen manevi gelişim travmatik olayın üstün, ulu bir güçle ilişki kurarak üstesinden gelmeyi, travmatik olayı ancak bu yolla aşmayı içermektedir. Ruhsal gelişim tanrının varlığına ilişkin artmış inanç, dini geleneklere artmış bağlılık, diğerlerinin dini inançlarını daha iyi anlama şeklinde gerçekleşmekte bunun yanında travmanın kötü sonuçlarıyla mücadele etmek zorunda kalmış birçok birey dini bir değişim içine girdiklerini ifade etmektedir (Pargament, 1996; Akt. Tedeschi ve Calhoun, 1998). Travmatik olay sonrasında yaşamının değerini bilen, önceliklerini belirleyebilen, diğerleriyle iyi ilişkiler kurabilen, zorluklarla başa çıkabilen, ruhsal gelişim gösteren bireyler ‘bilge’ olarak değerlendirilmektedir. Bahsedilen bilgelik yaşın ve deneyimin doğal sonucu olarak gelişen olgunluktan ziyade, yaşam olaylarından sonra bireyin deneyimledikleri doğrultusunda bilgeleşmesidir (Tedeschi ve Calhoun, 1998).
Olumlu psikolojik değişim olgusunun sistematik olarak ele alınması ise 1980’ler ve daha çok da 1990’larda başlamıştır. Bu yıllara kadar, bu olguyu özgül olarak araştıran ya da bu olgunun ortaya çıkışındaki süreçleri ele alan bir çalışma yapılmamış; bu kavramdan daha çok bir başa çıkma yolu olarak ya da travmatik olayın pek çok özelliğinden biri olarak söz edilmiştir (Tedeschi ve ark., 1998). Ölümcül hastalıkların etkilerinin incelediği bir araştırma (Hamera ve Shontz, 1978) ve doğal afetlerin etkileri ile ilgili bir sunum travma sonrası büyüme kavramını doğrudan ele alan ilk iki çalışmadır (Taylor, 1977) (Akt., Tedeschi ve ark., 1998). Bin dokuz yüz seksenlerin ortalarından başlayarak, araştırmacılar, travma sonrası büyüme konusunda yas, kronik hastalıklar, kanser, kalp krizi, trafik kazaları, yangın, tecavüz ve cinsel istismar gibi çok çeşitli travmatik olaya ilişkin çalışmalar yapmışlardır. Travma sonrası büyümeyi ölçme ve bu olgunun başka değişkenlerle ilişkileri konusundaki araştırmalar ise 1990’larda başlamıştır (Tedeschi ve ark., 1998). Bu çalışmalar, travma sonrası büyüme olgusunun pek çok olayın ardından çeşitli gruplardan bireylerde ortaya çıkabileceğini göstermektedir (Tedeschi ve Calhoun, 2004:1-18).
Travma sonrası büyüme olarak adlandırılan olgunun ne tür değişimler içerdiğinin incelendiği çalışmalarda, çeşitli boyutlarda olumlu gelişmelerden söz edilmektedir. Tedeschi ve Calhoun (1996:455-471), travma sonrası büyümenin beş boyutta değişim anlamına geldiğini bildirmektedirler: Kişilerarası ilişkilerde olumlu değişim, kendilik algısında olumlu değişim, yaşamın değerini anlama, yeni seçeneklerin fark edilmesi, inanç sisteminde gelişim.
Travma sonrası büyümeye götüren bu olumlu değişimler, travmatik olayın ardından yaşanan süreçte zaman içinde gelişebileceği gibi, bu boyutlardan bazılarındaki değişim olaydan sonra birden de ortaya çıkabilir. Travmanın ardından temel varsayımların sorgulanması ve yeniden yapılandırılması zaman içinde gerçekleşebileceği için, büyümenin bir süreç olarak ele alınması daha doğru görünmektedir. Ancak bazı boyutlardaki değişimler de olayın hemen ardından gerçekleşebilmektedir (Tennen ve Affleck, 1998, Akt., Yılmaz, 2006:37).
İnsanların dünyaya ilişkin çeşitli varsayımları vardır, bu varsayımlar doğrultusunda eylemde bulunur ve meydana gelen olayları açıklayıp anlamlandırmaya çalışırlar. Dünyaya ilişkin bu varsayımlar bireylere genel bakış açısı sağlamaktadır (Kuhn, 1970; Akt. Tedeschi ve Calhoun, 2004), ancak önemli yaşam krizleri bireyin dünyayı anlamlandırmasında zorluklara yol açabilmekte, dünyanın güvenilir, öngörülebilir olduğuna dair inancını sarsabilmektedir (Tedeschi ve Calhoun, 2004).
Büyüme travmanın doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkmaz, büyüme denilen şey, travma sonrasında ortaya çıkan yeni gerçeklikle kişinin başa çıkmasıdır. Travma sonrasında ortaya çıkan gerçeklikle başa çıkma sürecini açıklayabilmek adına Tedeschi ve Calhoun (1998) deprem metaforunu kullanmışlardır. Depremler binaları tehdit eden yıkıcı bir durumdur ve yaşandıktan sonra arkalarında molozlar/kalıntılar bırakırlar. Yeni bir binanın oluşturulması için eski binanın kalıntıları kaldırılmalıdır fakat bu yeniden inşa sırasında yas, kafa karışıklığı ve bütün çabaların artçı bir şokla ya da oluşacak yeni bir depremle yıkılacağı düşüncesinden kaynaklı kaygı hissedilebilir. Ancak yapıyı oluştururken önceden yapılmış olan hatalar fark edilir ve değişiklikler yapılır, yeni bir depremden korunmak için gerekli acil kaçış planları (eski deneyimler temel alınarak) oluşturulur. Travma sonrası büyümeyi başlatan olaylar da psikolojik düzeyde sismik bir olay gibidir. Bireylerin travma ile baş ediş süreçlerinde de benzeyen yönler bulunmaktadır. Böylelikle bireyler yaşanan kayıp durumunu yıkım olarak değerlendirmeyecek, aksine kayıpları yeni psikolojik yapılar kurmalarını sağlayacak sıçrama tahtaları olarak görebileceklerdir. Oluşturdukları yeni psikolojik yapılarla yaşamlarına yeni bir yön verecek, yaşadıkları travmalardan yola çıkarak benzer travmalarla daha iyi bir şekilde baş etmeye başlayacak, travmatik olay karşısında daha güçlü duracaklar, şu anda sahip oldukları şeylerin değerini bileceklerdir. Aslında travma sonrası büyüme diye adlandırılan şey kişinin kriz öncesindeki /travma öncesindeki yaşam durumuna geri dönmesi değildir. Travma sonrası büyüme denilen durumda kişide olumlu bir ilerleme söz konusudur (Tedeschi, Park, Calhoun; 1998)
Binlerce yıl öncesinde de acı çektirici ve stres yaratan olayların olumlu değişimlere kaynaklık edebileceği görüşüne dair bir anlayış bulunmaktaydı. Dinsel ve edebi metinlerde acı çekmenin insanları doğruluğa, bilgeliğe ve tanrıya yaklaştırmasındaki rolü anlatılmıştır. Musevilere, Yunanlılara ve ilk Hıristiyanlara ait yazılarda acının dönüştürülebilir gücünden bahsedilmişken, bazı İslamiyet geleneklerinde de acı çekme Allah’a yönelmede bir araçtır (Tedeschi ve Calhoun 1995).
Travma sonrası büyüme 1980’lere, daha çok da 1990’lara kadar, sistematik olarak ele alınmamıştır. Fakat 1980’lerin ortalarından itibaren farklı popülasyonlarda travma sonrası büyüme kavramının araştırılmaya, çalışılmaya başlandığı görülmektedir. Yapılan çalışmaların HIV enfeksiyonlu kişilerde, kanserde, kalp krizlerinde, önemli birinin kaybı durumunda, çocuklarındaki tıbbi rahatsızlıklarla baş etmeye çalışan ailelerde, trafik kazaları ve yangınlardan sonra hayatta kalanlarda, cinsel taciz ve istismar mağdurlarında, savaş ve mülteci olaylarını yaşayan kişilerde olduğu gözlenmektedir (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Farklı popülasyonlarda yapılan çalışmalar bireylerin üzüntü verici duygusal tepkilerden ve artmış psikolojik sıkıntıdan sonra yeni yaşam koşullarına başarıyla adapte olduklarını ve olay öncesinden daha güçlü ve tecrübeli olarak yaşamlarını sürdürdüklerini vurgulamaktadır. Buna göre yaşanan travmatik olaylardan sonra olumlu sonuçlar çok sık gözlenmekte, %50’den fazla birey yaşam krizlerinden kazanç elde ettiklerini bildirmektedirler (Schaefer ve Moos, 1992).
Savaş, deprem, kasırga, kanser hastalığı, AIDS hastalığı deneyimlemiş olan bireyleri travma sonrası büyüme bağlamında değerlendirmek üzere yapılan çalışmalar sonucunda bireylerin yaşama bakışlarının değişmiş, kendilerine saygılarının yükselmiş, dini inançlarının daha derinleşmiş olduğu saptanmıştır. Benzer şekilde bu bireylerin travmatik olaydan sonra kendilerini tanrıya daha yakın hissetmiş, çocukları, eşleri ve arkadaşlarıyla daha derin ve yakın ilişkiler kurmuş, diğerlerini daha iyi anlamaya başlamış, diğerlerine daha empatik yaklaşmaya çalışmış, yaşamın kırılganlığının ve kendi ölümlülüklerinin farkına varmış, şimdi ve burada’ya odaklanarak yaşamlarını bu algıya göre organize etmeye başlamış ve yaşam amaçlarını belirlemeye özen göstermiş oldukları belirlenmiştir (Cadell ve Sullivan, 2006; Coffman, 1996; Kaniasty ve Norris, 1995; Rieker, Edbril, Garnick, 1985; Schanell-Desch, 1996; Schwartzberg, 1994; Zemore, Rinholm, Shepel ve Richards, 1990). Ülkemizde travma sonrası büyüme konusuna dair yapılan araştırmalar değerlendirildiğinde ise araştırmaların deprem mağdurları, fiziksel ve psikolojik rahatsızlık sahibi kimseler ve hasta yakınlarına bakım verme yaşantısı olan bireylerin psikolojik büyümelerini saptamak üzerine olduğu gözlenmiştir (Arıkan, 2007; Bayraktar, 2008; Dürü, 2006; Elçi, 2004; Güven, 2010; Karancı ve Acartürk, 2005; Özlü, 2007; Yılmaz ve Hisli Şahin, 2007).
Travma sonrası büyüme boyutlarının her biri kaybın içinde kazancın bulunduğuna dair paradoksal bir öğe içermektedir. Buna göre birey daha önce hiç hissetmediği kadar incinebilir hissederken, aynı zamanda içindeki gücü de fark edebilir, manevi şüpheler içindeyken derin bir inanç belirebilir (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Bu paradoksal gelişimin yanı sıra birey bir alanda büyüme ifade ederken, diğer alanlarda bu büyümeyi ifade etmeyebilir. Bireyler büyümeyi farklı alanlarda farklı biçim ve sürelerde deneyimleyebilirler.
Travma sonrası büyümenin en önemli adımlarından biri belki de bireyin kendisini ‘kurban’ olarak değil ‘hayatta kalan’ olarak nitelemesidir. Psikotravmatoloji alanında çalışanlar daha az olumsuz etiket kullanma konusunda kişileri cesaretlendirmek gerektiğini söylemektedir. Hayatta kalan etiketi, bireylerin, özel bir konumda ve güçlü oldukları düşüncesiyle paralel olarak başlamaktadır (Tedeschi ve ark., 1998). Travma sonrası büyüme çalışmalarındaki en sık gözlenen nokta hayatta kalanların ‘Bundan kurtulduysam, her şeyle baş edebilirim’ düşüncesidir. Bu duruma maruz kalan kişilerin bu farkındalıkla doğru orantılı olarak daha güçlü bir duruş sergiledikleri ve karşılaştıkları başka zorluklarda uygun baş etme yöntemlerini kullanabildikleri gözlenmektedir (Tedeschi ve ark., 1998).
İncinebilirlik (Vulnerability): Travma sonrası büyüme gösteren bazı bireyler, kendi güçlerinin farkına varırken, paradoksal bir biçimde diğer taraftan da incinebilirliklerinin, ölümlülüklerinin farkına varmaktadırlar. Bu noktada büyümenin gelişimi, sosyal desteğe ihtiyaç duymama ve başkasının incinebilirliğini tanımamak şeklinde ortaya çıkmayacaktır. Aksine bireyin kendi gücünün farkına varması, sosyal destek arama konusunda girişkenlik göstermesi ve kendi için daha az yararlı olanı reddetmesiyle büyüme gözlenecektir (Tedeschi ve ark., 1998).
Şefkat/Merhamet ve bu duyguları diğerlerine aktarma: Kişilerarası ilişkilerde incinebilirlik, empati, şefkat ve acıma güçlenmekteyken bireyler kendi hassasiyetlerini/ incinebilirliklerini fark etmekte, zor zamanlarında yanlarında olan insanları gerçek dost olarak adlandırıp onlara daha fazla değer vermekte, şefkat göstermekte, yardımcı olmakta ve aynı zamanda diğer insanlara daha empatik yaklaşmaktadırlar. Travmatik olaya maruz kalan bireylerde hayatta kaldıklarını anladıktan ve bu süreci işlemledikten sonra benzer durumlardaki diğer bireylerle kendi deneyimlerini paylaşma durumu gözlenebilir. (Tedeschi ve Calhoun, 2004).
Zor koşullarla mücadele eden bireylerde sık gözlenen bir boyuttur. Bireyin yaşamından endişe etmesine neden olabilen travmalar bireyde hayatının ona bağışlandığı ve ikinci bir şans elde ettiği duygusu yaratabilir. Bu duruma göre yaşamdaki küçük mutluluklara önem verilir, önceden ‘küçük şeyler’ olarak değerlendirilenler, küçük bir çocuğun gülümsemesi gibi, zamanla anlam kazanır. Ayrıca bu bireyler yaşamdaki önemsiz olaylara gereğinden fazla değer vermemek konusuna da dikkat ederler. Yaşanan travmatik olaylar pek çok temel değerle ilişkilidir, bu temel değerler hayatta kalanların daha önceden yüzeysel olarak ele aldıkları değerlerdir. Sevilen birini kaybetmek, terminal bir hastalıkla yüzleşmek gibi travmatik olaylarla karşı karşıya kalan bireylerin, travmatik olay yaşamayan bireylere göre varoluşsal sorularla daha çok uğraşmaları ve kendilerine karşı daha dürüst olmaları gerekmektedir. Ancak bu sorularla yüzleşmeleri bunları başarılı bir biçimde çözdükleri anlamına gelmemektedir (Tedeschi, Park, Calhoun, 1998).

Travma sonrası büyüme süreci değerlendirildiğinde çeşitli değişkenlerle ilişkili bulunduğu görülmektedir. Linley ve Joseph’in (2004) derleme makalesine göre pek çok farklı yaşantı sonucunda (kronik hastalıklar, tecavüz ve cinsel istismar, savaşlar, doğal afetler, yakın kaybı, zorlukları olan çocukların ailesi olmak gibi) travma sonrası büyüme gelişebilmektedir. Sosyodemografik değişkenler açısından travma sonrası büyüme süreci değerlendirildiğinde kadınlar (Güven, 2010; Linley ve Joseph, 2004), daha genç (Linley ve Joseph, 2004; Özlü, 2007), daha yüksek eğitim ve gelir sahibi (Linley ve Joseph, 2004) katılımcılar daha çok büyüme göstermektedir. Schaefer ve Moos (1998) bu durumun kadınların daha fazla özgürlüğe açık olmalarıyla, genç katılımcıların ise daha fazla iş olanağı ve eğitim kaynaklarına sahip olmasıyla ilişkili olabileceğini iddia etmektedirler.
Başa çıkma becerileri dikkate alındığında ise problem çözme odaklı başa çıkmanın (Elçi, 2004; Karancı ve Acartürk, 2005; Linley ve Joseph, 2004; Özlü, 2007), iyimser ve kaderci başa çıkmanın (Elçi, 2004; Karancı ve Acartürk, 2005; Arıkan, 2007) büyümeyle anlamlı ilişkide olduğu, aynı zamanda duygu odaklı başa çıkmanın da büyümeyle olumlu yönde bir ilişkide olduğu belirlenmiştir (Linley ve Joseph, 2004).
Sosyal destek ve travma sonrası büyüme arasında da ilişki olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır (Bayraktar, 2008; Elçi, 2004; Karancı ve Acartürk, 2005; Linley ve Joseph, 2004). Linley ve Joseph (2004) sosyal destek algısı ve alınan destekten memnun olmanın büyümeyi olumlu yönde etkilediğini ifade etmektedirler.
Schaefer ve Moss’un (1992) travma sonrası büyüme ile ilgili önemli olduklarını düşündükleri, yukarıda bahsedilen değişkenlerden bazılarını içeren ‘Kavramsal model’e göre; kişisel (daha önceki travma deneyimi, dayanıklılık, motivasyon, sağlık durumu ve yaş, cinsiyet gibi demografik değişkenler) ve çevresel sistem (diğerleriyle ilişkiler, aile ve arkadaşlardan gelen sosyal destek, ev ve toplum yaşantıları) travmatik yaşantıyı şekillendirir, kişinin travmatik olaydan sonraki bilişsel değerlendirme sürecini ve kullandığı başa çıkma tarzını (problem odaklı ya da kaçınmacı) belirler, bu doğrultuda da travma sonrası büyüme gerçekleşebilmektedir. Bu modele göre kişiler, yaşam krizlerini yaşadıktan sonra sosyal destek ağlarının güçlenmesi (aile ve arkadaşlarla daha iyi ilişkiler kurmak, yeni sosyal destek ağları geliştirmek gibi), kişisel kaynakların gelişmesi (kararlılık, kendine güven, kendini anlama, empati, özgecilik ve olgunluk gibi özellikler) ve etkili başa çıkma tarzlarının kullanılması (sorunu mantıklı olarak değerlendirebilme yetisi, ihtiyaç duyulduğunda yardım arama ve bu doğrultuda duygu düzenlemek) olarak üç alanda olumlu değişiklik yaşayabileceklerdir.
Calhoun ve Tedeschi’nin (1998) işlevsel betimsel modeline göre travma sonrası büyüme hem süreç hem sonuçtur. Modele göre kişilik özellikleri, travma türü ve sosyal desteğin işlevselliği farklı boyutta değişim meydana gelmesine neden olmaktadır. Eski inançlar, amaçlar ve davranışlar işlevselliğini yitirir ve bireyler yeni amaçlar, davranışlar oluştururken, olay öncesi ve sonrasını içerecek yeni bir öykü oluşturma çabası içine girerler böylelikle travma sonrası büyüme gelişir. Yaşanan psikolojik sıkıntı büyüme için motivasyon kaynağı, ruminasyon da büyümenin merkezinde olan bir davranıştır (Akt. Tedeschi ve Calhoun, 1998).
Tedeschi ve Calhoun (2004) bireylerin travmatik olay öncesi kişilik özelliklerinin travma sonrası büyüme sürecinde etkili olabileceğini düşünerek dışadönüklük ve gelişime açıklık ile travma sonrası büyümenin ilişkili olduğundan söz etmişlerdir. Bu özelliklere sahip olan kişiler zor koşullarda dahi olumlu duygularının farkına varabilirler ve bu deneyimlere ilişkin bilgiyi şema değişimi yaratacak şekilde işlemleyebilirler. Bu noktada bu kişilerin travma sonrası büyüme yaşama olasılıkları daha yüksektir. Travma sonrası büyümenin gelişmesi için olayın kendisi doğrudan etkili değildir, olayla başa çıkma mücadelesi göstermek gerekmektedir. Kısa sürede olup biten yaşam olayları da uzun süreli yaşantılar da travma sonrasında büyümeye sebep olmaktadır ancak sıkıntı veren olayın sonlanması, yarattığı stresin bir miktar hafiflemesi gerekmektedir (Tedeschi ve Calhoun, 1998).
Büyük bir yaşam kriziyle karşı karşıya kalan birey başlangıçtaki stresini yönetmenin yolunu bulmak zorundadır. Bu, travma sonrası büyümenin gerçekleşmesine katkıda bulunan şema değişimini üretmesi için gerekli olan olumlu bilişsel işlemenin ortaya çıkabilmesi için zorunludur. Travmatik olaya verilen cevapların ilk aşamasında bilişsel işlemleme otomatiktir; pek çok sayıda uygunsuz, tekrarlayıcı düşünce ve imge vardır ve olumsuz ruminasyon çok sıktır. Sonunda bu süreç etkili olursa; daha önceki inanç, temel varsayım ve amaçlarla ilişki kesilir, değişen şartlar altında eskiden yaşanıldığı gibi yaşamanın mümkün olmayacağı anlaşılır (Tedeschi ve Calhoun, 2004).
Ruminasyon travmaya dair düşüncelerin ve ilişkili sorunların bireyin kafasında dönüp durduğu, günlük aktiviteleri sırasında da onu rahatsız edebilen düşüncelerini anlatan süreçtir. Bu sürecin travma sonrası büyüme için gerekli olduğunu düşünen Tedeschi ve Calhoun (1998) ruminasyonun özellikle kayıp yaşayan bireyler için öneminden bahseder. Kaybedilen kişi neden kaybedildi, kaybın yerine ne konulacak, hayata nasıl devam edilecek gibi soruların zaman içinde yanıtlanması, yeni bir anlamlandırma sürecinin gelişmesi travma sonrası büyüme sürecinin önemli adımlarından olacaktır. İstemsiz ve beklenmedik olan ‘ruminasyon’ bireylerin olayla ilgili verileri yeniden işlemleyebilmesine olanak sağlayacaktır. Ancak erken dönemdeki istemsiz ruminasyonlar yoğunsa ve sonraki istemli ruminasyonlar uzunsa travma sonrası büyüme süreci olumsuz etkilenir (Tedeschi ve Calhoun, 1998).
Destekleyici insanların varlığı, yaşanan değişiklikleri öyküsel olarak işlemek ve şema değişiklikleri geliştirebilmek açısından önemlidir. Travma mağduru bireylerle birlikte olan insanların güvenirliği, bu bireylerin yeni şema ve bakış açısı geliştirmeye istekli olmaları açısından çok önemlidir. Travma sonrası büyüme sosyal bir ortam içerisinde gözleneceğinden diğer bireylerin travmatik olaya ilişkin tepkileri o bireyi, travma mağduru bireyin tepkileri de sosyal çevresindeki diğerlerini etkilemektedir (Tedeschi ve Calhoun, 1998).
Travmatik olaylar bazı bireyler için yaşam hikayelerini ilk kez gözden geçirme fırsatı yaratabilmektedir. Bireyin büyük bir kayıp yaşamasının, ciddi psikolojik stres durumuyla mücadele etmesinin sonucu olarak kişinin yaşam amaçları, inançları değişikliğe uğramakta ve yaşam hikayesi farklılaşmaktadır. Bireylerin travmayla nasıl baş ettikleri ve travmanın sonucundan neler öğrendikleri, bireyler için travmadan önce nasıl biri oldukları ve şu anda nasıl biri olduklarına dair önemli bir kanıt sağlamaktadır. Eğer kişiler daha iyiye doğru gittiklerini düşünürlerse travma sonrası büyüme gerçekleşmektedir. Yaşam hikayesinin yeniden yazılmasının yanı sıra kimlik gelişimi de travmatik olayla baş edişine göre şekillenmektedir. Buna göre olayla olumlu biçimde baş ettiklerine inananlar, kendi kimliklerini de olumlu algılamaktadırlar (Tedeschi ve Calhoun, 1998).
Travma sonrası büyüme yaşayan bireyler, diğerleri tarafından ‘bilge’ olarak nitelendirilebilmektedir. Bilgelik Tedeschi ve Calhoun (1998) tarafından entelektüel bir süreçten çok duygusal bir ilerleme olarak değerlendirilmektedir ve yazarlar bu gelişmenin belirmesiyle, yaşama ve travmaya dair pek çok paradoksun daha iyi anlaşılabileceğini belirtmektedirler. Bu paradoksal bakış açısına göre birey kaybın içindeki kazancı görmekte, travmatik olayı geçmişte bırakmakta ama aynı zamanda geleceğe ışık tutmakta, yardım almaya açık davranmakta ama kendi sorumluluğunun da bilincinde olmakta, sıkıntı ve huzuru aynı anda yaşayabilmektedir. Travma ve büyüme paradoksu ancak bilgelikteki bu bütünleştirici bakış açısıyla mümkündür.
Travma sonrası büyüme sürecinin kavramsal anlamda incelenmesinin ardından travma sonrasında ortaya çıkan stres belirtileri ve travma sonrası büyüme arasındaki ilişki değerlendirildiğinde; iki olgu arasındaki ilişki tam olarak belirlenememişse de her iki tepkiyi de meydana getiren olayın ortak olduğu gözlenmektedir (Tedeschi ve Calhoun, 1998). Literatürde travma sonrası büyüme ve travma sonrası stres tepkilerini inceleyen derleme makalelerde pek çok olumlu, olumsuz ve anlamlı olmayan ilişkiye rastlanılmıştır. Teorik olarak yapılan değerlendirmelerde travma sonrası stres belirtileri ve travma sonrası büyüme arasındaki ilişkiye dair yapılan bir açıklamaya göre; travma sonrası stres belirtileri yaşamak bireyin işlevselliğini ve yaşam kalitesini bozar ve bu durum büyümeyi olumsuz etkiler (Johnson ve ark., 2007). Tedeschi ve Calhoun’a (2004) göre ise büyümeyi deneyimlemek bireyin yaşadığı dünyaya ilişkin varsayımlarını değiştirecek şekilde durumlarla karşılaştığı, oldukça stres içeren olaylarla mücadele etmeyi, stres verici olaya ilişkin hoş olmayan duygusal ve bilişsel anımsatıcılara maruz kalmayı gerektirmektedir. Travma sonrası stres tepkileri ortaya çıkmaksızın büyüme oluşmayacağı düşüncesinden dolayı da aralarında olumlu ilişki bulunduğunu ifade ederler. Linley ve Joseph’e (2004) göre ise travma sonrası stres tepkileri ve büyüme belirtileri birbirlerinden ayrı sonuçlardır ve birbirlerinden bağımsız ele alınmalıdırlar. Solomon ve Dekel’in (2007) travma sonrası stres tepkileri ve travma sonrası büyüme arasındaki ilişkiye dair yaptıkları açıklama ikili arasında aşağı edilmiş/ ters çevrilmiş U şeklinde olduğudur. Buna göre orta düzeyde gözlenen stres tepkisi, düşük ve yüksek düzeylerde gözlenen stres tepkilerine oranla büyümeyi daha fazla arttırır ki bu da ciddi düzeyde bir travma sonrası büyüme tepkisine karşılık gelir.
Tedeschi ve Calhoun (2004) farklı bir yaklaşımla krizden sonra olumlu değişim meydana gelmesinde sosyal desteğin kesin bir yordayıcı olduğunu iddia etmektedir. Destek verici diğerlerinin varlığı, bireylere travma deneyimleriyle ilgili konuşma olanağı sağlamaktadır. Bununla bağlantılı olarak da bireylerin duygusal desteğe ulaşmalarına, stresli yaşam olayıyla ilgili bilgisel geri bildirim almalarına ve maddesel konularda desteğe ulaşmalarına aracılık etmektedir. Bireyler diğerlerine açılarak ve diğerlerinden yardım arayarak, travmayla ilgili kendilerinin daha önce fark edemediği olumlu bir özelliği keşfedebilirler. Ayrıca desteğin önemi, bireylerin birbirleriyle yaşam deneyimlerini paylaşmalarından da kaynaklanmaktadır. Bireyler kendileriyle benzer olayları yaşayan diğerlerine daha fazla güvenme ve daha anlayışlı yaklaşma eğilimindedirler (Tedeschi ve Calhoun, 2004).
Swickert ve Hittner’in (2009) yaptıkları çalışmaya göre, sosyal desteğin etkisiyle cinsiyet ve travma sonrası büyüme arasında ilişki saptanmıştır. Yazarlar kadınların stresli yaşam durumlarında diğerlerinden daha fazla yardım arama ve isteme eğiliminde olduğunu ve bu durumun da ciddi düzeyde bir travma sonrası gelişime yol açtığını belirtmişlerdir.
Farklı örneklemlerle yapılan bazı araştırma bulguları (Karancı ve Erkam, 2007; Kinsinger, Penedo, Antoni, Dahn, Lechner ve Schneiderman, 2006) sonucunda sosyal destek algısı, algılanan sosyal destek ve travma sonrası büyüme arasında pozitif ilişki saptanırken, diğer başka çalışmalarda (Cordova, Cunningham, Carlson, Andrykowski, 2001; Schwarzer, Luszczynska, Boehmer, Taubert, Knoll, 2006) sağlanan sosyal destek ve travma sonrası büyüme arasında ilişki saptanmıştır.
Bireylerin özellikle travmatik olayla ilgili geri bildirim alması, sosyal desteğe ulaşması noktasında benzer olayları deneyimlemiş birinin varlığı önemli olabilmektedir (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Ailenin varlığı ise çocuk bakımı, maddi ve manevi destek anlamında kadınlara boşanma sürecinde dayanıklılık kazandırmaktadır. Sosyal destek kadınların ruhsal ve fiziksel sağlıklarını iyileştirerek iyilik hallerini artırmaktadır. Kadınlar sosyal destek anlamında aile ve arkadaşlarından sadece duygusal destek istemekle kalmayıp, aynı zamanda maddi destek, cesaretlendirme, nasihat alma gibi konularda da destek almak istemektedirler (Goodkind, Gillum, Bybee, Sullivan, 2003).
Tüm bu süreci özetlemek gerekirse Tedeschi ve Calhoun’a (1998) göre, travma öncesinde var olan şemalar ve davranış biçimleri zorlanırken bireyde istemsiz bir ruminasyon ortaya çıkmaktadır ve kişi travmayı anlamlandırmaya çalışmaktadır. Bu stresiyle baş etmeye çalışan birey sosyal çevresinden gördüğü destek ve anlayışla, yeni şemalar geliştirme sürecine girer, yeni amaçlar, inançlar geliştirir. Ruminasyonun istemli olarak yaşandığı dönemde ise var olan yaşam hikayesi gözden geçirilerek yeni bir yaşam hikayesi oluşturulur. Sonuç olarak yeni bir kimlikle travma sonrası büyüme süreci başlamaktadır.

No comments yet.

Leave a comment

Your email address will not be published.

WhatsApp chat